Erdal Demirkıran Ben Dünyanın En Akıllı Insanıyım Kapak

Erdal Demirkıran – Ben Dünyanın En Akıllı insanıyım – PDF – EPUB İndir

Erdal Demirkıran Kitapları

Ben Dünyanın En Akıllı insanıyım (Kişisel Gelişim Kitabı)

Ücresiz EPUB – PDF – E kitap / E kitap indir / Oku

KİTABIN BAZI SAYFALARI

Dr. Herriot, “Siz ne düşünüyorsunuz Profesör?” diye sordu. Russell Watts’ın yanında oturuyor ve belirgin bir şekilde araya mesafe koyuyordu. Profesör Cole çatal bıçağını bırakıp dalgın dalgın konuştu, “İki yıl içinde emekli olacağım. Bu meslekte geçirmiş olacağım yirmi beş yılı aşkın süre içinde, psikiyatrinin halkın gözünde ciddi bir tıp dalında makbul olmayan bir kamu hizmetine dönüştüğünü gördüm. Psikiyatri şu anda toplumun kustuğu her türlü hastalık için bir günah keçisi olarak görülmektedir.

Kariyerime en küçük oğlumdan on yaş daha genç bir adamın gözetiminde, kâğıt ve tutkaldan kolajlar yaparak son veriyor olmam da bana son derece uygun görünmektedir.” Diğerleri şaşkın bir ilgiyle izlerken sözlerini sürdürdü, “Bugün İçişleri Bakanlığı yetkilileri ve vakıf yöneticilerimle toplanıp koğuşlarımdan birinde bulunan genç bir şizofrenin durumunu görüşecektik.

Bu genç hakkında görüş belirtmeye yetkili tek kişi ben olmama rağmen, toplantı bensiz yapılacak. Bugün Londra’da psikiyatri ilminin gerçeği işte budur.” Dr. Myers, “Vakıf yöneticileri herhalde onu serbest bırakmak istiyorlardır, değil mi?” dedi. “Evet. Yatak sıkıntısı var ve gencin durumu son birkaç haftadır kontrol altına alınmış durumda.” “Sürekli mi?” “Hayır! Ancak çabalarımız sayesinde…” “Onu bırakmazlar, değil mi?”

“Umarım bırakmazlar. Ama mümkündür.” “Tehlikeli mi?” “Çok.” Profesör Cole bezgin bir halde ayağa kalktı ve “Biraz uzansam iyi olacak” dedi. “Yarım saat sonra görüşürüz.” Onun arkasından Dr. Dudden herkese kahve koyup homurdandı, “Dinozorun teki. Zamana uyması gerek.” Christopher Myers sinir oldu. “Unutmayınız ki, hepimiz serbest piyasaya sizin gibi dört elle sarılmıyoruz, Dr. Dudden.” “Sarılacaksınız. Başka seçeneğiniz yok.” “Anladığım kadarıyla klinik iyi durumda, değil mi?” “İdare ediyoruz.” “Fazla kötü reklâm yok ya?” Dr. Dudden kahvesini karıştırırken durdu, “Yani?” “Geçen yıl o genç adamla karşılaştığınız ufak sorunu merak etmiştim. Adı Webb’di, değil mi?” “Stephen Webb bir trafik kazasında öldü. Benim kliniğimle hiçbir ilgisi yok.” “Evet, tabiî. Yine de, epeyce ilgi çekti, biliyorsunuz…”

Dr. Dudden omuz silkti, “Beni şaşırtmıyor ya da doğruyu söylemek gerekirse, beni ilgilendirmiyor.” “Belki.” Dr. Myers hassas bir konuya değinmek istermiş gibi duraksadı. “Yine de, o olayı incelemek için kurulan bir komiteye başkanlık etmemin istendiğini bilmeniz gerekir sanırım. Kısa zamanda bir mektupla size de bildirilecek.” Dr. Dudden kahvesini yudumlarken ağzı açık kalakaldı. Yüzü solmuştu. Yavaşça, “Anlıyorum” dedi. Dr. Herriot masaya çöken sessizliğin farkına vararak Russell Watts’a dönüp şekeri uzatmasını istedi. Dr. Watts ona içinde beyaz ve kahverengi poşetlerin bulunduğu küçük kâseyi uzatıp elini kaydırdı ve bilinçli olarak kadının bacağına koydu. Fısıldayarak, “Çok ateşli olduğunu söyleyebilirim” dedi. Dr. Herriot ani, ürkmüş bir hareketle ayağa kalkarak, “Sanırım toplantı salonuna dönme zamanı geldi” dedi.

Sesi tiz ve gergin çıkıyordu. O gün öğleden sonra zamanlarının büyük bölümünü “Uzaylı Bebekler” isimli uzun ve ayrıntılı bir oyunu oynayarak geçirdiler. Bu amaçla Tim Simpson ile Mark McGuire toplantı salonunun zemininde ipten oluşan bir dizi halka hazırlamışlardı. Bunlar yaklaşık üç metre çapındaydı ve her birinin ortasında içi yumuşak şekerlerden yapılmış bebeklerle dolu birer kova vardı. Tim Simpson, “Şimdi, bunlar size şekerden bebekler gibi görün bilir” dedi. “Ancak, aslında bunlar bir tür uzaylı yaratığın ceninleridir. Az önce arka bahçenize indiler ve otuz dakika içinde yumurtalarından çıkıp bütün dünyayı yok edebilecek kocaman, öldürücü birer canavar haline dönüşecekler.” “Dahası,” dedi Mark McGuire, “şimdiden güçlü ve ölümcül bir ışın yayıyorlar. O yüzden bu halkaların içine basan herkes ölecek.” Tim Simpson, “Bu uzaylıları öldürmenin tek bir yolu var,” dedi. “Suya bağışıklıkları yok.

Onları suya sokarsanız hemen ölüyorlar.” Her gruba bir kova su ve beş adet ikişer buçuk metrelik ip verildi. Daha sonra kendilerine yumuşak şekerleri bir kovadan diğerine aktarmaları için otuz dakikalarının bulunduğu söylendi. Tehlikeli radyoaktif alana girmeyecekler; uzaylıların bulunduğu kovaya dokunmayacaklar ve onu halkanın dışına çekmeyeceklerdi. Dr. Dudden grubunda komutayı aldı. “Şimdi, acele etmeyelim” dedi. “Soğukkanlı olalım ve beş dakika ayırıp bir strateji düşünelim.” Dr. Myers, “Bana göre oldukça açık” dedi. Birimiz halkanın içine girip onları doğruca su kovasına boşaltsın.” Dr. Dudden, “Ama ölür” dedi. “Ne olmuş? Bütün dünyayı kurtarmış olur. Bunun için ölmeye değmez mi?” Dr. Herriot, “Kura çekelim” dedi, “ya da yazı tura atalım.” “Ama halkanın içine girer girmez ölürsün.” “Bize hemen ölüneceğini söylemediler.

On saniye, otuz saniye, hatta bir dakika sürebilir.” Dr. Dudden Mark McGuire’a sordu, o da halkanın içine giren herkesin anında öleceğini söyledi. Dahası, bireysel özveriler bu oyunun ruhuna uygun değildi. Dr. Dudden geri döndüğünde Profesör Cole’un ipine bir düğüm atmakta olduğunu gördü. “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu. “Çok basit” dedi profesör, “kovalara kement atmamız gerekecek. Su kovasının çevresine bir kement dolayıp halkanın merkezine çekeceğiz. Daha sonra dördümüz şeker dolu kovaya kement atıp ipleri gerersek, onu kaldırıp suyun içine dökebiliriz. Bak,” diğer grupları gösterdi, “onlar başladı bile.” Dr. Dudden kaşlarını çattı. Aklı yatmıştı. “İşe yarayabilir” dedi.

Yapılacak işin son derece güç olduğu ortaya çıktı ve ortadaki kovaya dört ipi geçirmeleri yirmi dakikadan fazla sürdü. Sonunda Dr. Dudden’ın gözetimi altında ipleri germeye hazırlandılar. “Pekâlâ” dedi Dr. Dudden, “şimdi, üçe kadar sayınca kovayı kaldıracağız ve…” Russell Watts, “Bu noktada bir şeye dikkatinizi çekebilir miyim?” diye sordu. Dr. Dudden, “Ne?” diye terslendi. Su gibi terliyordu ve tüm olan bitenden gerginleşmişti. “Altı dakikamız kaldı, biliyorsunuz.” “Şunu düşünüyordum da belki de yanlış yapıyoruz.” “Ne demek istiyorsunuz?” Bu yaratıkların öldürülmeleri gerektiğini varsayıyoruz.” “Evet?” Ama belki de onlara laf anlatmayı deneyebiliriz.” Christopher Myers ile Susan Herriot iplerini bırakıp, çaresizlik içinde birbirlerine baktı. Profesör Cole ise dinlemiyor gibiydi. Yüzünde yine o dalgın ifade belirmişti.

Aslında o gün kaçırmak zorunda kaldığı toplantıyı ve son birkaç haftadır bakımı altında olan şizofren hastayı düşünüyor; hastane yöneticileri onu taburcu etmeye karar verirse neler olacağını merak ediyordu. Saldırgan bir seksen sekiz boyundaydı, siyah pantolon ve yeşil mont giyiyordu “Onlara laf anlatmak mı? Siz neden söz ediyorsunuz?” “Bu uzaylı bir uygarlıkla ilk bağlantımız olabilir. Buna rağmen onlarla iletişim kurmaya bile çalışmadan yok mu edeceğiz?” Platformda bir aşağı, bir yukarı yürüyor, kendi kendine bir şeyler söyleniyor ve ara sıra bağırıyordu.

“Tanrı aşkına, bunlar yumuşak şekerler, gerçek uzaylı değil. Bu yalnızca bir oyun.” “Bu yalnızca bir oyunsa, o halde neden kuralları bu kadar ciddiye alıyoruz?” “Şu lanet şeyleri suya döküp bu işi bitirelim.” bıçağının ucu akşam güneşinde parladı “Hem suda öldüklerini nereden biliyoruz ki?” “Ne?” “Arka bahçemize daha yeni inmişler. Onlar hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Suyun onları öldüreceğini nereden çıkartıyoruz?” göğsünden ve boğazından birkaç bıçak darbesi alan kurban henüz komadan çıkamadı “Bak, şu ipi tut ve işine bak.” “Evet. Çocukluğu bırak.” “Hazır mısınız Profesör?” hastanın taburcu edilmesi benim profesyonel görüşüme göre İçişleri Bakanlığı’na gönderdiğim nottaki önerilerime aykırıdır “Marcus, hazır mısın?” oğlunuzun durumunda düzelme görülmesi umudu bulunmadığından, bunun sizde ve ailenizde yol açtığı keder karşısında dayanma gücü diliyorum.

Profesör Cole kendisine seslendiklerini fark etti ve başını kaldırınca meslektaşlarının beklenti içindeki yüzlerini gördü. Toplantı odasında yerde oturduğunu fark etti, ama oraya nasıl gittiğini hiç hatırlamıyordu. Ayağa kalkmadan önce cebinden bir mendil çıkartıp yanaklarımdaki ve alnındaki ter damlacıklarını sildi. Profesör Marcus Cole isteksizce, “Evet, hazırım” dedi. Dört ip gerici yerlerini aldı ve Dr. Dudden dikkatli, ama heyecanlı bir sesle üçe kadar saydı, işlerini başarıyla tamamladıklarında, bebekleri yemelerine izin verildi. Sarah’nın daha sonra olayı arkadaşlarıyla ya da analistiyle tartışırken her zaman özenle vurguladığı gibi, Terry’nin ona vurması hiçbir zaman söz konusu olmamıştı. Yine de, korkmuştu. Böyle bir öfkeye hiçbir zaman, Gregory’le ayrıldıkları gece bile, tanık olmamıştı. Masalara ve duvarlara vurulmuştu. Kısa, tiz ve anlaşılmaz öfke sesleri çıkartılmıştı. Küçük eşyalar odanın içinde oradan oraya tekmelenmişti. Sarah sürekli, “Ama benim hatam değil” diyordu, “benim hatam değil. Elimde değildi.” Terry bir hafta onunla konuşmadı. Paylaştıkları daire büyük değildi ve birbirlerini görmemeleri kolay olmazdı.

Terry genelde çalıştığı oturma odasından bütün kitapları ile kâğıtlarım aldı. Karanlık ve soğuk yedek odaya götürüp kendine bir çalışma köşesi hazırladı. Ancak buna gerek yoktu, çünkü hafta sonunda yayın yönetmeninin odasına çağrılıp işine son verildiği bildirildi. Her ikisi için de, kirayı Terry ödediğinden, bu paylaştıkları evin sonu oldu. Frame’de ancak üç ay çalışabilmişti. Birkaç gün sonra taşındılar: Terry uzunca bir süreliğine arkadaşlarının evlerinde yerlerde yatmaya; Sarah da (henüz öğretmen olarak iş bulamamıştı) Crouch End’de hiç sevmediği teyzesinin evind kalmaya başladı. Terry’nin öfkesi artık dinmişti. Olayın pek komik olmasa da, en azından ilginç bir boyutu olduğunu görebiliyordu ve ileriki yıllarda bunun zevkini çıkartabilecekti.

Sarah’yla bağlantıyı da kopartamadı, onu ara sıra yemeğe ya da bir şeyler içmeye götürdü Ara sıra da hikâyeyi bir daha anlatmasını, böylelikle felaketin nasıl oluştuğunu iyice anlayabilmeyi istedi. “Bir düştü, Terry. Onu yaptığımı düşümde görmüş olmalıyım.” “Ama bu nasıl olabilir? Kimse öyle düş görmez.” “Görür. Ben görürüm. Hayatım boyunca hep oldu bu.” Sarah şimdi bile dönüp o güne baktığında düş ile gerçeği birbirinden ayıramıyordu; birinden diğerine geçiş kusursuz gibiydi. Her ikisi de aynı unsurları taşıyordu: bulutlar geçerken masanın üstünde parlayıp solan aynı zayıf akşam güneşi; birkaç dakikada bir geçen trenlerin sesi ve demiryolunun arkasında, mezarlığın kenarında rüzgârda dalgalanan ağaç denizi.

Kasım ortasıydı. Terry iki gün önce İtalya’ya gittiğinden beri ev son derece sessizdi. Sarah o zamandan beri hiç kimseyle konuşmamıştı. Bir sabah Terry Milano’dan telefon edip söyleşiye gönderildiği ünlü yönetmen hakkında hikâyeler anlatmış ve Henry Logan’ın konuşma metninin gelip gelmediğini sormuştu. “Evet” dedi Sarah, “bu sabah geldi.” Terry de “iyi” demişti, “çünkü değiştirmeni istediğim bir yer var.” Frame varlığının bu son yılında küçük, ama etkin; akademik ve genel bir okur kitlesine sahip, ciddi ve ürkütücü görünüşlü bir yayın ı. Makaleler genelde uzun, az resimli ve çokça dipnotla doluydu Yayın kurulu Henry Logan’ın bir yemek konuşması kadar ince ya da anekdotlarla dolu yazıyı yayımlamayı normalde düşünmezdi.

Erdal Demirkıran – Ben Dünyanın En Akıllı insanıyım (286 Sayfa) adlı e-kitap dosyasını,  PDF ve EPUB formatında indirerek okuyabilirsiniz.


Erdal Demirkıran Foto ve Görsel:

Erdal Demirkıran Foto


Başka sitelerdeki gibi, aslında reklam sayfasına giden sahte linklerle ya da

“PDF indir” yazan ama hiçbir link vermeyen sitelerle uğraşmak istemiyorsanız,

ekitabı bizden indirin.

İndireceğiniz e kitabın kalitesini yukarıdaki örnek sayfalardan  kontrol edebilirsiniz.

(Link ve açıklama sayfanın en altındadır)


İndirme linkleri:

Not:
  • Android tabanlı telefon ve tabletlerde .rar dosyasını açmak için ES File Explorer vb. bir app. indirip kurmanız gerekir.
  • Daha sonra Epub Reader yada PDF Reader benzeri bir app. ile Epub yada PDF formatındaki ekitabı okuyabilirsiniz.

PDF Kitabı internet tarayıcınızdan direkt okumak için :


 


PDF + EPUB Rar Paketi linkleri:



NOT:

Google Drive, mail.ru ve Yandex Disk linklerine tıkladıktan sonra 5 sn bekleyip “Reklamı Geç“e tıklayınız.