Andrew Shvarts Asil Piçler Kitap Kapağı

Andrew Shvarts – Asil Piçler – Ücretsiz PDF İndir

Andrew Shvarts Kitapları

Asil Piçler (Asil Piçler Serisi 1)

Ücresiz – PDF – E kitap / E kitap indir / Oku

ASİL PİÇLER KİTABININ BAZI SAYFALARI

Miles’la hızla meyhanenin yanından dönüp kalabalığın araşma daldık. Kalabalığın yansı yanan binadan dehşetle kaçıyor, yansı da daha iyi görebilmek için yaklaşıyordu. Ama neredeyse kimse eczanenin sokağına gitmiyordu. Yani kaçabilirdik. Meyhanenin yerinde artık yanındaki binanın tavanına sıçrayan, ateşten, devasa bir sütun vardı. Şehir muhafızları, ellerinde kovalar ve merdivenlerle arkamızdaki kalabalığı yardılar. İçim sızladı, içim Markos’u düşündüğümde sızladığı gibi sızladı. Bu ateşte insanlar can vereceklerdi. İnsanlar can vermişti. Hatta belki Zell bile. Tüm bunların sebebi de bendim.

Köşeden dönüp boş eczaneye giden sokağa girdik, neyse ki atlarımız hâlâ bağlı duruyordu. Miles aceleyle atına atladı. Ben de kendi atıma bindim. Birlikte kasabanın çıkışına doğru hızla gittiğimiz sırada önümüzdeki gölgelerin arasından biri çıktı. Bıçağım olmadığını hatırlamadan elim bıçağımın durması gereken yere yöneldi ama önemi yoktu çünkü bu kişi ay ışığının altına ilerleyince o koyu kahverengi gözleri gördüm. Zell’in saçı başı dağılmış, yüzü külle kaplanmıştı; yırtılan pantolonundan bacağındaki uzun, kanayan yara gözüküyordu. Sol gözünün etrafını devasa bir morluk kaplamıştı. Ama hayattaydı, hayatta ve güvendeydi. İçimi kaplayan rahatlık hissi neredeyse canımı yakacak düzeydeydi.

Dizgine yapıştım ama ben daha atı durduramadan o ata çıkmış, arkama geçmişti. Nefes nefese, “Zell,” dedim. “Bizim gidip… Lyriana…” Başını sertçe sağa sola salladı. “Vaktimiz yok. Gitmek zorundayız. Hemen.” Yutkunup başımı sallayarak atımı mahmuzladım. Kent meydanına çıktığımızda Zell’in neden telaşlandığını anladım. Tüm caddeyi şehir muhafızları sarmıştı, etraf sağa sola koşturan mavi yeşil üniformalarla doluydu. Neyse ki çoğu yeni yeni kontrol altına almaya başladıkları meyhane yangınıyla meşguldü. Geride kalanların dikkati de gürültücü kalabalığın arasındaki kargaşadaydı. Ne olduğunu görmek için uzandığımda bir kez daha kendimi Razz’ın gözlerinin içine bakarken buldum.

Dizlerinin üstüne çökmüştü, elleri arkasında bağlıydı, etrafı şehir muhafızları tarafından sarılmıştı. Yüzü kanla kaplıydı ve kanın bir kısmı çenesinden aşağı akıyordu. Şu sivri dişlerini kullanmış olmalıydı. Öfkeli muhafızlar etrafını kuşatmış, onu tekmeleye tekmeleye çamura yatırıp kaldırıyorlardı ama onun umursadığı söylenemezdi. Tüm dikkati benim üstümdeydi ve gözleri nefretle parlıyordu. Bizi orada kolayca durdurabilirdi, tek yapması gereken tüm bölgenin aradığı kaçaklar olduğumuzu haykırmaktı. Ama hiçbir şey söylemedi. Elbette söylemezdi. Razz bizi kendi elleriyle yakalamak için salacak kadar deliydi. Ağzını oynatarak sessizce yakında görüşürüz dedi. İçimi bir ürperti kapladı.

Niyeyse sözüne güvenmem gerektiğini biliyordum. Cesedimi, muhtemelen birkaç parça hâlinde, sürükleye sürükleye babama götürene dek bu iş bitmeyecekti. O kulübedeki anneyi hatırladım. Titredim. Şehir kapılarından çıkıp tekrar toprak yola girdiğimizde binaların yerini huzur veren ağaç gölgeleri aldı ama kendimi güvende hissetmiyordum. Kalbim hâlâ gümbür gümbür atıyordu, hâlâ nefes nefeseydim. Hâlâ birilerinin nefesini ensemde hissediyordum. Timofei ’nin yalanımızı anlaması aklımdan çıkmıyordu. Tepemde kılıcıyla dikilen yakışıklı asker de. Ve en kötüsü, Razz’ın karanlıkta bana gece camı dişlerini göstererek sırıtması da. Titriyordum, nefes nefeseydim. Göğsüm kalbimin üstüne kapanan bir yumruk gibiydi. Zell kolunu belime doladı. Titremem azaldı. Nefesim düzene girdi. Ve o panik hissi ya da artık her neyse, yok olup gitti. Zell’in dokunuşuyla huzur buldum, tıpkı kasırganın ardından gelen sessizlik gibiydi. Zell, Zitochi savaşçısı, deneyimli katil, ellerini silah gibi kullanan çocuk, dünyada kendimi güvende hissetmemi sağlayan tek şeydi.

Geriye yaslanıp sırtımı göğsüne bastırdım. Sıcacıktı, kıpırtısızdı, tüm o duman ve ter kokusunun altındaki kokusunu, o topraksı, kış soğuğunda ufalanan yaprakları andıran kokusunu alabiliyordum. Gümbür gümbür atan kalbini sırtımda hissediyordum, benim kalbim de aynı şekilde atarak karşılık veriyordu. Başını öne eğdi, başımdan birkaç santim uzakta durdu, saçı hafifçe yanağıma değdi, nefesi köprücük kemiğimi ısıttı. Bu tıpkı nehirde yaşadığımız o an gibiydi; o güçlü gerilim gibiydi ama artık ne karşı koyuyor ne de korkuyordum.

Kendimi tamamen bu hisse bırakmıştım. Zihnim, vücudumun isteğine karşı koymuştu ama başımdan öyle çok şey gitmişti ki artık ona izin veremezdim. Zell beni kendine çekince ben de ona sokuldum ve doğru olanı yaptığımı hissettim. Panzehir bendeydi. Hayatım ellerimdeydi. Zell’in kolu da belimdeydi. Atımı mahmuzlayıp yola devam ettim, Köprü kent’ten, Razz’dan ve şehir muhafızlarından uzağa, gecenin arasına daldım.

GERİ DÖNERKEN YOLDA SESSİZ OLMAYA ÇALIŞMADIK.

Bir anlamı yoktu çünkü bizi gören olursa Köprükent’e haber verecekti ve zaten biz orada görülmüştük. Şu anda yapabileceğimiz en iyi şey, kargaşanın bize sağladığı her anı değerlendirmekti. Sadece iki saat içinde mağaramıza geri döndük ve büyük söğüt ağacının dallan arasından geçtik. Kafamda çabalarımızın fazla zaman aldığı ve Lyriana’nm çoktan öldüğüyle ilgili berbat bir düşünce vardı, bu nedenle onu bıraktığımız yerde, Jax’ın kollarının arasında nefes almaya devam ederken görünce içim ferahladı. Yanma gidince durumunun ne kadar kötü olduğunu gördüm. Kanı çekilmiş, yüzü bembeyaz olmuştu.

Gözleri açıktı ama bomboş bakıyordu. Terden ıslanan kıyafetleri üstüne yapışmıştı. Zar zor kısa nefesler alıyordu. Yanından ayrıldığımızda yemyeşil parlayan yüzükleri artık solmuş, ışıkları sönmeye yüz tutmuştu. Jax, “Panzehir!” diye bağırdı. Berbat görünüyordu, saçı darmadağınıktı, kıyafetleri terle kaplıydı. “Lütfen, lütfen bana panzehri aldığınızı söyleyin.” “İşte!” diyen Miles şişeyi ceketinin cebinden çıkarttı ve akla mantığa uymayacak bir şekilde Jax’a fırlattı. Jax şişeyi yakaladı, tıpasını çıkarttı ve Lyriana’nın solgun dudaklarına bastırdı. “Hepsini mi?” “Hepsini.” Şişeyi eğip mavi karışımı Lyriana’nın ağzına akıttı.

Lyriana sırtını yay gibi gerip hırıltıyla nefes aldı ama tüm sıvıyı yuttu. Jax boş şişeyi çekerken Lyriana tekrar kollarının arasına yığıldı ve zorla nefes alarak öylece yattı. “Ee?” dedi Jax. “İşe yaradı mı?” Miles, “Bu bir ilaç, büyü değil,” diye karşılık verdi. “Zehre karşı koyması için en az birkaç saat geçmesi gerekiyor. Beklemek zorundayız.” Jax, “Ben tüm gece bekledim,” dedi, sesi acı dolu ve öfkeliydi. “Kollarımın arasında öleceğinden emindim!” Miles başını sağa sola salladı. “Evet, eh, bizim gecemiz de harika geçmedi.” Jax tam cevap verecekken durup bize nihayet alıcı gözüyle baktı.

Miles ile Zell’in ayakta duracak hâlleri yoktu, yüzleri isten kapkara olmuştu, kıyafetleri yırtık pırtık ve lekeliydi. Ben nasıl göründüğümü hayal bile edemiyordum. Jax, “Hay lanet.. dedi. “ Size ne oldu böyle?” Pencereden atladığımda kestiğim yere, kurumuş kanla kaplı sol omzuma şöyle bir baktım. At üstünde gelirken acıyı yok saymayı başarmıştım. Şimdi bile o kadar kötü gelmiyordu. Sanki başka birinin yarasına bakıyordum. Belki de son iki haftada canım o kadar çok yanmıştı ki acıya bakış açım tamamen değişmişti. Deliceydi, değil mi? Delirmiş gibiydim.

Bir ay önce ayağımı bir yere vursam şatonun yarısını uykusundan uyandırırdım. Şimdiyse biri kolumu koparmış da umurumda bile değilmiş gibi hissediyordum. Jax’a, “Fark edildik,” diyerek açıkladım, “Hem de Razz tarafından. Evet, büyük şanssızlık.” “Yani nerede olduğumuzu biliyor mu?” diyen Jax korumacı bir tavırla tek kolunu Lyriana’ya doladı. “Başımız dertte mi?” Miles, “Henüz değil,” diye karşılık verdi. “Razz yakalandı. Yangını, kavgayı ve yarım düzine ölü şehir muhafızını hesaba katınca, sanırım güzel Köprükent halkının dikkati dağılmış olacaktır.

En azından bir süreliğine.” “Bilmek bile istemiyorum,” diyen Jax başını sağa sola salladı. “Bir kere de işimiz rast gitsin. Çok mu fazla şey istiyorum?” Ona en önemli kısmının panzehirle birlikte geri dönmemiz olduğunu söyleyecektim ki yanıp sönen yeşil bir ışık dikkatimi çekti. Lyriana’nın yüzüklerinden geliyordu. Durumu ne kadar kötüleşirse yüzüklerin rengi o kadar soluyordu ama şimdi, aniden canlı, zümrüt yeşili bir hâl almıştı, hem de hiç görmediğim kadar parlaktı. Bir mumun yaydığı ışık gibi etrafını aydınlatıyor ve söğüt ağacının yapraklarına ılık, yeşil bir parıltı gönderiyordu. Lyriana kıpırdanarak hafifçe nefes aldı. Nefesinin şimdiden düzene girmeye başladığına yemin edebilirdim. Miles, “Tamam. Pekâlâ. Bu resmen büyü,” dedi.

Andrew Shvarts – Asil Piçler adlı e-kitap dosyasını, PDF ve EPUB formatında indirerek okuyabilirsiniz.


Andrew Shvarts Foto ve Görsel:

Andrew Shvarts Photo


Başka sitelerdeki gibi, aslında reklam sayfasına giden sahte linklerle ya da

“PDF indir” yazan ama hiçbir link vermeyen sitelerle uğraşmak istemiyorsanız,

ekitabı bizden indirin.

İndireceğiniz e kitabın kalitesini yukarıdaki örnek sayfalardan kontrol edebilirsiniz.

(Link ve açıklama sayfanın en altındadır)


İndirme linkleri:

Not:
  • Android tabanlı telefon ve tabletlerde .rar dosyasını açmak için ES File Explorer vb. bir app. indirip kurmanız gerekir.
  • Daha sonra Epub Reader yada PDF Reader benzeri bir app. ile Epub yada PDF formatındaki ekitabı okuyabilirsiniz.

PDF Kitabı internet tarayıcınızdan direkt okumak için :


 


PDF + EPUB Rar Paketi linkleri:



NOT:

Google Drive, mail.ru ve Yandex Disk linklerine tıkladıktan sonra 5 sn bekleyip “Reklamı Geç“e tıklayınız.