Amin Maalouf – Doğudan Uzakta – Ekitap Pdf Oku

Amin Maalouf Kitapları

Doğudan Uzakta (Roman)

Ücresiz PDF E kitap / E kitap indir / Oku

KİTABIN BAZI SAYFALARI

Başucu lambam dışında tüm ışıkları kapayıp yatağıma oturdum; durmadan Murad’ı düşünüyorum. Şu anda nasıldır acaba diye onu hayal etmeye uğraşıyorum. Son görüştüğümüzde, o yirmi dört yaşındaydı, bense yirmi iki. Bahtiyar, yırtıcı, gümbür gümbür konuşan birisi olarak kalmış belleğimde. Hastalık hiç şüphesiz güçten düşürmüştür onu. Şimdi, köydeki eski aile evinde, bir tekerlekli sandalyede, beti benzi solmuş, dizlerinin üzerinde yün bir şalla hayal ediyorum onu. Ama belki de hastanede, madeni bir karyolada, serum şişeleri ve borularıyla, ışıkları yanıp sönen cihazlarla, bandajlarla kuşatılmış bir haldedir; yanı başında da bir iskemle duruyor, benden oraya oturmamı isteyecek. Yarın bütün bunları öğreneceğim.

İKİNCİ GÜN

Murad’ın eşi Adam’ı sabah çok erken, cep telefonundan aradı. Onu hala Paris’te sandığı için, hiçbir girişe gerek görmeden, hatta alo bile demeden, kupkuru bir sesle şunu söyledi: “Seni bekleyemedi.” Oda henüz loştu. Adam’ ın ağzından ıslık gibi bir küfür çıktı. Sonra kadına geceden beri şehirde olduğunu, isteği üzerine onu görmek için koşup geldiğini bildirdi. Ama kadın hızını alamadan bir kez daha yineledi: “Seni bekleyemedi.” Kelimesi kelimesine aynı cümle. Ama ton değişik. Bu kez suçlama yok. Hüzün, öfke ve belki Adam’a karşı bir parça şükran. Adam bir iki nezaket cümlesi mırıldandı.

Bunu hattın iki ucunda birkaç saniyelik bir suskunluk izledi. Neden sonra dul kadın sadece “Teşekkür ederim!” dedi, başsağlığı dileklerine nazikçe cevap verir gibiydi. Sonra nerede kaldığını sordu. “Sana bir araba gönderiyorum. Tek başına yolu bulamazsın.” Adam karşı çıkmadı. Sokaklarında levha, numara, kaldırım bulunmayan, semtlere binaların, binalara da sahiplerinin isimlerinin verildiği bu şehirde artık yolunu kolay kolay bulamayacağının o da farkındaydı…

21 Nisan, Cumartesi Tania siyahlara bürünmüş bile. Burun deliklerine pamuk tıkanmış Murad, kırışıksız çarşafın altında uslu uslu yatıyor. Hastanenin bir kanadı -iki bitişik oda, bir salon, bir balkon- tamamen ona ayrılmış. Klinik tepeden tırnağa mermer ve kafur. Ölürken sahipsiz kalmamak için uygun bir yer. Yatağın ayak ucunda ayakta duruyorum ve ağlamıyorum. Ölünün önünde başımı eğiyorum, gözlerimi kapıyorum, hareketsiz durup bekliyorum.

Düşüncelere daldığımı sanıyorlardır herhalde, ama zihnim bomboş. Daha sonra dalacağım tefekküre, ölüp gitmiş arkadaşlığımıza dair anılarımı çağıracağım, bir zamanların Murad’ını tahayyül etmeye daha sonra uğraşacağım. Ama orada, ölünün huzurunda, hiçbir şey yok zihnimde. Arkamdan ayak sesleri işitir işitmez, fırsatı kaçırmayıp yerimi bırakıyorum. Tania’ya doğru yürüyorum, onu kollarıma alıp kısacık bir an göğsüme bastırıyorum. Sonra ‘gidip salonda oturuyorum. Tanı salon denemez aslında. Üç kahverengi deri koltuk, üç açılır kapanır iskemle, bir kahve makinesi, maden suyu şişeleri, sesi kısılmış bir televizyon. Ama klinikte bu bir lüks sayılır. Siyahlar içinde dört kadın ve tıraşlı bir yaşlı adanı gelmiş bile. Onları tanımıyorum.

Başımla bir selam verip boş olan tek koltuğa çöküyorum. Hala düşüncelere dalmadım ve aklımdan hiçbir şey geçmiyor. Sadece duruma uygun bir çehre takınmaya çalışıyorum. Birer heyet gibi başka insanların da gelmeye başladıklarını görünce, ayağa kalkıyorum, ölünün önünden bir kez daha geçiyorum, Tania’yı bir kez daha öpüp, kulağına “Daha sonra görüşürüz!” diye mırıldanıyorum. Arkamdan kovalıyorlarmış gibi adımlarımı hızlandırarak klinikten çıkıyorum.

Kendimi yeniden sokakta, yoldan geçenlerin arasında tek başıma, gürültü patırtının içinde dingin bir halde bulduğumda, ancak o zaman düşüncelerim ölüm döşeğinde bırakıp çıktığını adama yöneliyor. Sohbet kırıntıları, gülüşmeler, görüntüler geliyor aklıma. Dosdoğru yürürken bin bir farklı şey düşünüyor, ama hiçbirine takılıp kalmıyorum. Bir taksinin kornası beni gerçeğe geri döndürüyor. Başımla evet diyorum, kapıyı açıyorum, şoföre otelimin ismini söylüyorum. Adanı benimle İngilizce konuşuyor, bu da beni hem gülümsetiyor hem de sinirlendiriyor. Benim de anadilim olan kendi dilinde cevap veriyorum, ama kuşkusuz bir parça aksanını var. Göçmen izzetinefsimi yaraladığı için kendini affettirmeye uğraşan şofor, ülkeye ve yöneticilerine verip veriştiriyor, zamanında çekip gitme akıllılığını gösterenlere de övgüler düzüyor.

Adam kibarca baş sallamakla yetindi. Konu ilgi alanına girdiği için, başka koşullarda olsa sohbete katılırdı. Ama şimdi bir an önce yalnız kalmak, odasında yalnız kalmak, artık bir daha hiç konuşamayacak olanla hatıraları içinde yalnız kalmak istiyordu. Odasına girer girmez yatağa uzandı ve uzunca bir süre sırtüstü yattı. Sonra doğruldu, not defterini aldı, birkaç satır karaladı, sonra yepyeni bir ikinci defter açar gibi öbür ucundan başlamak için ters çevirdi. Yeni beyaz sayfanın tepesine, normalde tarihi kaydettiği yere bir girizgah, belki de dua niyetine “In nıenıoriam” yazdı ve bir sonraki sayfaya geçti.

Murad, reddettiğim arkadaşını. Barışmaya fırsat bulamadan ölüm bizi ayırdı. Bu biraz benim, biraz onun, biraz da ölümün hatası. Aramızdaki bağları tanı yeniden örmeye başlamıştık ki, ölüm onu ansızın susturdu.

Ama bir anlamda barışma gerçekleşti. O beni yeniden görmek istedi, ben de ilk uçağa atladım, ama ölüm benden önce yetişti. Düşününce, belki de böylesi daha iyi oldu diyorum. Ölümün de kendine has bir bilgeliği var, bazen kendinden çok ona güvenmek gerek. Geçmiş arkadaşını bana ne söyleyebilecekti? Yalanlar, çarpıtılmış gerçekler. Ben de ölüm döşeğindeki bir adama karşı acımasız davranmamak adına, söylediklerine inanıp onu affetmiş gibi yapacaktım. Gecikmiş kavuşmamızın ve karşılıklı bağışlanıalarınıızın bu koşullarda ne değeri olacaktı ki? İşin aslı hiçbir değeri olmayacaktı. Her şeyin bu şekilde olup bitmesi bana daha edepli, daha saygın geliyor. Murad son saatlerinde beni görme ihtiyacı duydu; ben aceleyle yetişmeye çalıştım; o da ölmekte acele etti. Burada, geçmişte kalmış dostluğumuzu şereflendiren bir parça manevi zarafet var.

Bu sonsöz benim açımdan tatmin edici. Öteki dünya diye bir şey varsa, ileride erkek erkeğe oturup ne düşündüğümüzü birbirimize anlatacak zamanı buluruz nasıl olsa. Ölümden sonra hiçlikten başka bir şey yoksa, o zaman da biz fanilerin tartışmalarının pek kıynıet-i harbiyesi kalmayacak demektir. Onun ölümüne tanık olan şu günde, onun için ne yapabilirim? Sadece adabın bana yapmamı emrettiği şeyi: Onu mahkum da etnıeden1 günahlarını da bağışlamadan, dinginlik içinde hatırasından söz etmek. O ve ben, çocukluk arkadaşı değildik. Aynı ülkede, aynı bölgede, ama farklı çevrelerde büyümüş, ancak üniversitede tanışmıştık -ama ilk yılımızın henüz ilk günlerinde gerçekleşen hızlı bir tanışmaydı bu. Dostluğumuz bir akşam buluşmasıyla başlamıştı. Sanıyorum on beş kişi kadardık, erkeklerin sayısı kızlardan biraz daha fazlaydı. Listeyi şimdi çıkarmaya kalksam mutlaka birkaç kişiyi unuturum. O ve ben vardık; Tania vardı tabii, henüz karısı değildi ama çok geçmeden olacaktı; Albert, Naim, Bilal ve güzel Semi vardı; “ortaklar”, “ayrılmaz ikili” veya sadece “iki Ramz” gibi lakaplar takılan Ramzi ile Ramiz vardı … Elimizde kadeh, yüreğimizde isyan üniversite yaşamına adım atıyorduk ve artık yetişkin olduğumuzu sanıyorduk. En yaşlımız yirmi üçündeydi, ben on yedi buçuk ile en gençleriydim.

Murad benden iki yaş büyüktü. Ekim 71 ‘di, onun evinin taraçasındaydık. Gündüz denizin, gece de şehir ışıklarının seyredilebildiği çok büyük bir taraçaydı. O akşamki bakışlarını hala hatırlıyorum: Kamaşmış, doygun gözler. Bu ev onundu, ondan önce babasına, dedesine, büyük dedesine, hatta yapımı 18. yüzyıl başına uzandığına göre, daha önceki atalarına ait olmuştu.

Benim ailemin de eskiden Cebel’de güzel bir evi vardı. Ama bizimkiler için orası bir yuva ve mimari bir bildirgeydi. Onun ailesi içinse, bir vatan söz konusuydu. Murad orada her zaman, bir ülkenin kendilerine ait olduğunu bilen insanlarınkini andıran bir tür biitünliik duygusu içinde yaşamıştı. Bense, on üç yaşımdan beri, her yerde kendimi bir konuk gibi hissetmiştim. Çoğunlukla kucaklanarak karşılanan, bazen sadece hoş görülen bir konuk; ama hiçbir yerde yüzde yüz hak sahibi bir sakin gibi görememiştim kendimi. Kimseye benzemez, çevreye uyumsuz – ismim, bakışını, hal ve davranışlarını, aksanını, gerçek veya varsayımsal aidiyetlerinı. İflah olmaz derecede yabancı. Hem doğduğum toprakta hem de daha sonra sürgünde.

O akşam bir ara Murad, uzaklara bakmaya devanı ederken, sesini yükseltmişti. “Benim en iyi dostlarımsınız. Bu ev artık sizindir. Hayat boyu!” Şakalaşmalar, laf atmalar, kahkahalar yükselmişti, ama bütün bunlar duyulan heyecanı gizlemek içindi. Murad daha sonra kadehini kaldırmış, içindeki buzları çınlatmıştı. Son sözlerini, yankı verir gibi, hep bir ağızdan tekrar etmiştik: “Hayat boyu!” Bazılarımız bağırarak, bazılarımız mırıldanarak … Sonra birlikte içkilerimizi yudumlamış tık. Gözlerim buğulanmıştı. Bugün bile o anı düşündüğümde, yeniden buğulanmalarına engel olamıyorum. Heyecandan, hasretten, hüzünden, öfkeden. o kardeşlik anı meğer ömrümün en güzel anı olacakmış. Sonra oradan savaş geçti. Hiçbir ev, hiçbir hatıra hasarsız kalamadı. Her şey çürüdü: Arkadaşlık, aşk, adanmışlık, akrabalık, inanç, sadakat. Hatta ölüm. Evet, bugün ölüm bile bana kirlenmiş, bozulmuş gibi geliyor. “O akşam” deyip duruyorum. Elverişli bir kısaltmadan başka bir şey değil bu. Tanıştığımız dönemde sayısız akşam yaşanmıştı; bunlar şimdi belleğimde iç içe geçip tek bir akşam oluşturuyorlar.

Bazen bana, o dönemde sanki sürekli birlikteymişiz, ailelerimizin yanına arada bir kısa molalar için uğrayan uzun saçlı bir güruhmuşuz gibi geliyor. Gerçek bu değildi tabii, ama bende kalan izlenim böyle. Bunun nedeni, herhalde yoğun anları, büyük olayları birlikte yaşamamızdı. Bunlara birlikte seviniyor, birlikte öfkeleniyor ve en önemlisi onları birlikte tartışıyorduk. Tanrını, tartışmayı, görüşler ileri sürmeyi ne çok seviyorduk! Haykırışları! Ağız dalaşlarını! Ama soylu dalaşnıalardı bunlar. Fikirlerimizin olayların seyri üzerinde bir ağırlığı olabileceğine içtenlikle inanıyorduk. Üniversitede, ayrıntılarda dolanan ve bitmek bilmeyen kelime oyunlarımızla alay etmek için bize “Bizanslılar” yaftasını yapıştırmışlardı; biz ise maksadı incitmek olan bu nitelemeyi kasıla kasıla benimsemiştik. Hatta bu adı taşıyan bir “kulüp” kurulması bile söz konusu oldu. Bunu sonu gelmez bir biçimde tartıştık, öyle ki “Bizantinizm”imizin kurbanı olan kulüp asla gün yüzüne çıkamadı. İçimizden bazıları bizim çeteyi bir edebiyat cemiyetine dönüştürme hayalleri kuruyorlardı; başkalarının aklında siyasi bir hareket kurmak vardı, üniversite öğrencileri içinden başlayacak bu hareket tüm topluma yayılacaktı.

Bazıları ise Balzac’ın “On Üçlerin Romanı” adlı eserinde kendince yansıttığı şu baştan çıkarıcı fikre meyilliydiler: Sayıları az da olsa, ortak davalara kendilerini adamış, ortak bir amacı paylaşan bir avuç cesur, yetkin ve en önemlisi hiç kopmayacak kertede kaynaşmış arkadaş dünyanın çehresini değiştirebilir. Ben de bıı fikre uzak durmuyordum. İşin aslı, bugün bile bu çocuksu hayal zaman zaman hoşuma gitmiyor değil. İyi de böyle bir mangayı nereden bulacaksın? İstediğin kadar ara, bu gezegen boş.

Amin Maalouf’un – Doğudan Uzakta (460 Sayfa) adlı e-kitap dosyasını,  PDF formatında indirerek okuyabilirsiniz.


Amin Maalouf Foto ve Görselleri:


Başka sitelerdeki gibi, aslında reklam sayfasına giden sahte linklerle ya da

“PDF indir” yazan ama hiçbir link vermeyen sitelerle uğraşmak istemiyorsanız,

ekitabı bizden indirin.

İndireceğiniz e kitabın kalitesini yukarıdaki örnek sayfalardan  kontrol edebilirsiniz.

(Link ve açıklama sayfanın en altındadır)


İndirme linkleri:

Not:
  • Android tabanlı telefon ve tabletlerde .rar dosyasını açmak için ES File Explorer vb. bir app. indirip kurmanız gerekir.
  • Daha sonra Epub Reader yada PDF Reader benzeri bir app. ile Epub yada PDF formatındaki ekitabı okuyabilirsiniz.

PDF dosyasını internet tarayıcınızdan direkt okumak için :


 


PDF + EPUB Rar Paketi linkleri:





 



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

code