Ahmet Ümit – Elveda Güzel Vatanım – Kitabı Pdf İndir

Ahmet Ümit Kitapları

Elveda Güzel Vatanım (Tarihi Roman)

PDF E kitap / E kitap indir / Oku

KİTABIN BAZI SAYFALARI

“Ölümle yüzleşmek, ölmeyi düşünmekten daha iyidir.”

İyi Akşamlar Ester, (2. Gün, Akşam)

Artık anlamış bulunuyorum, bir yazarın otel odasına kapanıp eserini sakince tamamlama isteği asla mümkün olmayacak bir dilektir. Evet, her saat, her gün yeni bir olayla yarıda kalıyor yazdıklarım. Bu kez de güya odasını şaşıran şişman bir adam yüzünden dağılmıştı dikkatim. Evet, tıkırtıları duyup kapıyı açtığımda, elindeki anahtarı odamın kilidine sokmaya çalışan tombul bir zatla karşılaştım.

Katları karıştırdığını söyledi. Elindeki anahtarın üzerindeki sayıya baktım 310 yazıyordu, benim oda numaram ise 410’du. Adam tam altımdaki odada kalıyordu. “Kusura bakmayın,” dedi mahcup bir tavırla. “Öğleden sonra İtalyan şarabını fazla kaçırmışım galiba.” Elbette inanmadım, polisler beni yokluyordu. Bugün sokağa çıkmadım ya, odamda olup olmadığımı merak ediyorlardı. Etsinler, umurumda değil, hiç renk vermedim. Yalanına kandığımı göstermek için özrünü kabul ettim. Hatta daha inandırıcı olsun diye, “İtalyan şarabının üzerine sert bir Türk kahvesi içseydiniz odanızı şaşırmazdınız,” diye sitemde bulundum.

Kelli felli, şişman adam özürler dileyerek uzaklaştı kapımdan. Ama ne huzur kalmıştı ne de yazma isteğim. Balkona çıktım, şahane bir akşamüstü başlıyordu dışarıda. Haliç sırtlarında ağır ağır sönen güneş, binaların camlarına aksediyor, bütün İstanbul bal rengi bir ışıkla yıkanıyordu. Caddede bir koşuşturmadır sürüyordu; bazıları için gün sona ererken, bazıları içinse hayat şimdi başlıyordu. Sokağa çıkma isteği doğdu içimde. Evlerine çekilen yorgun insanları görmek, Cadde-i Kebir’e akan keyif ehli kişilerle rastlaşmak. Belki böylece neşem yerine gelirdi, belki yazmak için gereken kuvveti yeniden bulurdum kendimde. Bu ani hevesle odaya döndüm. Kâğıtları, kalemimi topladım, odaya süs olarak konulan çinili sobanın altındaki zulama yerleştirdim. Tıraş oldum, yıkandım, giyindim. Lobiye indiğimde, kadınlı erkekli bir ecnebi topluluğuyla karşılaştım. Önce şaşırdım ama bu insanların rötarlı gelen Orient Ekspres’in müşterileri olduğunu anlamakta gecikmedim.

Hepsi de kayıt yaptırıp, bir an önce odalarına gitmek için can atıyorlardı. Hepsi Avrupalıydı, muhtemelen hepsi de zengindi ve muhtemelen Harb-i Umumi sırasında yapmışlardı servetlerini. Neden böyle bir yargıda bulunduğumu bilmiyorum. Aslında hiçbirini tanımıyordum bu insanların, en küçük bir malumatım yoktu haklarında. Belki de harple hiç alakaları olmamıştı. Fakat Harb-i Umumi hayatımızı öylesine sarsmış, öylesine mahvetmişti ki, bir zamanlar düşman kampında olan bu insanlan görünce önyargılı davranmaktan kendimi alamıyordum. Neyse, öyle ya da böyle, bilirsin kalabalıklardan hiç hazzetmem ama bu kez büyük bir memnuniyetle karşıladım bu ecnebi topluluğunu. Çünkü beni takip eden hafiyelerden kurtulmama yardım edebilirlerdi.

Salonda, lobide gizlice beni gözetleyen birileri varsa, onlar fark etmeden atabilirdim kapağı dışarı. Aslında öyle kuşku uyandıran bililerini de görmedim, hatta odamın kapısını yoklayan o zat bile yoktu ortalıkta. Hayır, otelin içinde değil, sokakta bekliyorlardı beni. Köşedeki tütüncünün önünde duran buruşuk elbiseli, gri fötr şapkalı adamı görür görmez tanıdım. Beşiktaş’ta beni takip eden ekipte bu zehir hafiye de vardı. Sahilde gezinirken, tramvaya binerken bir gölge gibi hiç ayrılmamıştı peşimden. Tuhaf şey, adamı fark edince, içimde bir heyecan uyandı.

Çökmüş omuzlarım dikleşti, dizlerime beklenmedik bir kuvvet geldi, uzun sürmüş bir uyuşukluktan kurtulmuş gibi anında dinçleşti zihnim. “Ölümle yüzleşmek, ölmeyi düşünmekten daha iyidir,” derdi rahmetli Basri Binbaşı. “O sebepten tehlikeyi fazla düşünmeyin, önlem almayın demiyorum ama kötü ihtimalleri uzaklaştırın kafanızdan. Düşmanla karşılaştığınız an, hatta ilk silah patladığı an, çok daha iyi hissedeceksiniz kendinizi.” Bu akşam saatlerinde, Pera’nın ortasında kimsenin silah patlatacağını zannetmiyordum ama Basri Bey’in ne demek istediğini çok daha iyi anlıyordum şimdi. Caddedeki dükkânların ışıkları teker teker yanıyordu, henüz kalabalıklar ortalıkta gözükmese de mekân sahipleri, birkaç saat sonra gelecek müşterileri için hazırlıkları tamamlamıştı çoktan.

Vitrinlerden kaldırımlara yansıyan ışıkların alacasında Tepebaşı Tiyatrosu’na yürüdüm. Elbette gri şapkalı gölgem de ayaklanmıştı. Ama sadece ondan ibaret değildi peşimdekiler; tiyatronun önüne geldiğimde kahverengi kasketli, siyah deri ceketli biri daha eklendi kuyruğuma. Bir kişi daha olmalıydı, üçlü takip… Teşkilat-ı Mahsusa günlerinden biliyordum… Biz de aynı metodu uygulardık, önemli şahısları takip ederken. Yabancı casuslar yahut şüpheli şahıslardan bahsediyorum, elbette cemiyet için tehlikeli gördüğümüz herkes de kolayca bu listeye dahil edilebilirdi. Meşrutiyeti kurmaya çalışan, hürriyet âşığı idealist bir gençten, casusluğa nasıl geçtin, diye düşünüyorsundur, merak etme hepsini anlatacağım… Neyse, Tepebaşı Tiyatrosu’nun önüne gelince durdum, sanki alakadar oluyormuş gibi akşamki temsilin afişlerine baktım. “Kamelyalı Kadın” sahneleniyordu.

Afişlerin asıldığı vitrinin penceresinden karşı kaldırımda dikilen kahverengi kasketli adamı gözlüyordum aslında. İtalyan Evi’nin kapısında durmuş, güya sigarasını yakıyordu. İşte o anda mühim bir hatada bulundu, Bristol Otel’e bakarak, birine el işareti yaptı. Kısacık, bir anlığına yapılan küçük bir hareketti ama gördüm. Sakince döndüm, işte üçüncü hafiye de oradaydı; kısa boylu, tıknaz bir adam. Muzırlığım tuttu, caddenin karşısına, Bristol Otel tarafına geçtim. Kendisine yöneldiğimi fark edince, yüzü karıştı, bakışlarını kaçırdı. İnadına yürüdüm üzerine. Paniğe kapıldı, ne yapacağını bilemedi. Geri dönmeye kalksa, hayır çok geçti, dursa tuhaf kaçacaktı, çaresiz o da bana doğru yürümeye başladı. Sol kulağının arkasındaki binayı kerteriz almıştım, mütemadiyen oraya bakıyordum.

Hafiye kendisine mi, başka bir yere mi baktığımdan emin olamıyor, asabı iyice bozuluyordu. Onu fark ettiğim anlaşılırsa amirlerinden sağlam bir zılgıt yiyecek, belki de vazifeden alınacaktı. Adım adım birbirimize yaklaşıyorduk. Bu gerginliğe daha fazla tahammül edemedi, aramızda sadece birkaç adım kala, niyetimi anlamak için gözlerini yüzüme dikti; ne bakışımı değiştirdim ne adımlarımı yavaşlattım. Hemen kaçırdı bakışlarını. Bir adım o attı, bir adım ben, karşı karşıya geldik, hafifçe sağa kayarak hızla geçtim yanından. Büyük bir rahatlama duydu adamcağız, aldığı derin nefesi birkaç adım ilerisinden bile hissettim. Kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyordum. Gitgide kalabalıklaşan kaldırımda sakin adımlarla yürüyüşümü sürdürerek, Büyük Londra Oteli’ni geçtim.

Takipçilerim de ilk şaşkınlıklarını atlatmış, yeniden peşime takılmış olmalıydılar ama kısa boylu, tıknaz adam daha temkinli olacaktı artık. Hacopulo Pasajı’nın girişine gelince bir an durdum, geldiğim yöne baktım. Evet, akıllanmışlardı, hiçbiri görünmüyordu ortalıkta. Sebepsiz bir neşeyle girdim pasaja. Oldum olası severim burayı, sen de hoşlanmıştın. Hatırlarsın, Mekteb-i Sultani’den mezun olduğum yıl İstanbul’a gelmiştin, güya Balat’taki Lillia Hala’nı ziyarete, ama asıl maksadın elbette beni görmekti. Dünyanın en güzel mezuniyet hediyesiydi senin gelişin. Birlikte bu pasaja girmiştik, Namık Kemal’in İbret gazetesini çıkardığı yeri göstermiştim sana.

Ahmed Mithat Efendi’nin kaldığı evin alt katıydı, zaten matbaa da bu çalışkan yazarımıza aitti. İki yazarın sürgün günlerinden bahsetmiştik… Sonra lacivert bir şapka almıştık sana. “Paris’te şimdi bunlar meşhur,” diye yeminler etmişti Ermeni terzi… Yaz başıydı, pasajdaki ağaçlar çoktan çiçek açmıştı. Güzel günlerdi, çok güzel günler… Peşimde hafiyelerle akşam alacasında yürürken seni ne kadar özlediğimi hatırladım bir kez daha. Burnumun direği sızladı, gözlerim nemlendi, yutkundum… Bırakmadım kendimi tabii, genç cumhuriyetin polis raporlarına “takip ettiğimiz şüpheli şahıs, birdenbire ağlamaya başladı” diye kayıt düşülmesini hiç istemem. Hacopulo Pasajı’ndan geçerken, birlikte yemek yediğimiz İran Lokantası’na girmeyi düşündüm bir an, safranlı pilavını sevmiştin buranın. Ne yalan söyleyeyim öteki yemekleri hatırlamıyorum. Evet, İran Lokantasına girmeyi düşündüm ama hemen vazgeçtim; hatıraları depreştirmenin manası yoktu. Hayır, daha fazla duygusallık istemiyordum bu akşam. Terzilerin, kahvehanelerin, lokantaların arasından geçerek Cadde-i Kebir’e çıktım.

Bir hayli kalabalıktı cadde. Peşimdekiler telaşa kapılmışlardır, şimdi kaybedeceğiz herifi diye. Sakince, sanki zevkli bir akşam gezintisindeymişim gibi yürüdüm. Şehir işgalden kurtulalı hepi topu üç yıl olmasına rağmen cadde eski debdebesine kavuşmuştu. Yanımdan geçen şık giysili kadınlar, erkekler, gösterişli mağazalarda sergilenen pahalı mallar. Harp de, kıtlık da yoksullar için felaket demekti, parası olan her devir gemisini yürütüyordu. Işıklı vitrinlerdeki kumaşları, mücevherleri, giysileri değil ama sonbahar gecesinin tadını çıkaran insanları seyrederek Mekteb-i Sultani’nin önüne geldim. Yıllarca bana yuva olmuş okuluma bakarken, arkadaşlarımdan birini değil de, efsanevi müdür Tevfik Fikret’i hatırladım. 31 Mart’ta gericiler meşrutiyete karşı ayaklandıklarında kapıya dikilip “Benim cesedimi çiğnemeden kimse bu mektebe dokunamaz,” diyen büyük şairi… Namuslu adamdı, dünyanın, ülkenin acısını içinde hisseden bir adam. Sonradan onu da düşman etmişti cemiyet kendine. Hüzünlendim. Sanki olanı biteni unutmama yardım edebilirmiş gibi kaçırdım bakışlarımı okulumuzun kapısından. Kalabalığı caddede bırakıp Cite de Pera’ya girdim. Pastanenin, terzinin, fırının önünden geçtim, yine Yorgo’nun Meyhanesinde aldım soluğu. Adımımı atar atmaz Hristo’nun neşeli sesi çınladı kulaklarımda. “Vay hoş gelmişsin Şehsuvar Bey, sefalar getirmişsin…” İçmeye hiç niyetim yoktu aslında, sarhoş olunacak değil, bilakis gece gündüz ayık durulması icap eden zamanlardı. Hep oturduğum yere, pencerenin kenarındaki masaya çöktüm.

Meze istemedim ama Hristo’nun, “Bir kadehçikten bi’şey olmaz Şehsuvar Bey,” ısrarına hayır diyemedim. Palamut akını varmış. Lacivert sırtlı bir derya kuzusunu, rokası bol bir salata eşliğinde mideye indirdim. Peşimdekilerden deri ceketli olanı bir kez geçti pencerenin önünden, umursamadım. Artık ne korkuyor, ne kızıyor ne de ciddiye alıyordum onları, vazifelerini icra etmeye çalışıyorlardı adamlar, hepsi buydu. Otele dönerken bütün dertlerim, meselelerim yerli yerinde durmasına rağmen kendimi çok daha iyi hissediyordum. Sanki bu dünyadan, bu ülkeden, bu şehirden ve beni bekleyen bütün tehdit ve tehlikelerden kurtulmuş gibiydim. İşte bu hissiyatla girdim otele, bu hissiyatla oturdum yazı masasına. Ve bugünden çok daha umutlu, çok daha mesut olduğumuz ayaklanma günlerini yazmaya başladım yeniden. Yıldız’daki padişah, isyanı bastırmak için Tatar Osman Paşa’yı görevlendirmişti. Ne yapılıp edilecek, Şemsi Paşa’nın muvaffak olamadığı vazife eksiksiz olarak tamamlanacaktı. Elbette artık herkes daha temkinliydi, daha dikkatli ve daha ürkek. Öyle ya, bir paşa daha katledilirse ne olurdu Devlet-i Aliyye’nin hali? Bu sebepten misliyle güvenlik tedbiri alınmıştı ama karşılarında gizli bir cemiyet vardı.

Ahmet Ümit’in – Elveda Güzel Vatanım (560 Sayfa) adlı e-kitap dosyasını,  PDF formatında indirerek okuyabilirsiniz.


Ahmet Ümit Foto ve Görselleri:


Başka sitelerdeki gibi, aslında reklam sayfasına giden sahte linklerle ya da

“PDF indir” yazan ama hiçbir link vermeyen sitelerle uğraşmak istemiyorsanız,

ekitabı bizden indirin.

İndireceğiniz e kitabın kalitesini yukarıdaki örnek sayfalardan  kontrol edebilirsiniz.

(Link ve açıklama sayfanın en altındadır)


İndirme linkleri:

Not:
  • Android tabanlı telefon ve tabletlerde .rar dosyasını açmak için ES File Explorer vb. bir app. indirip kurmanız gerekir.
  • Daha sonra Epub Reader yada PDF Reader benzeri bir app. ile Epub yada PDF formatındaki ekitabı okuyabilirsiniz.

PDF dosyasını internet tarayıcınızdan direkt okumak için :


 


PDF + EPUB Rar Paketi linkleri:





NOT:

Google Drive, mail.ru ve Yandex Disk linklerine tıkladıktan sonra 5 sn bekleyip “Reklamı Geç“e tıklayınız.