Ahmet Ümit Bab-ı Esrar Kitabını Pdf Oku

Ahmet Ümit Kitapları

Bab-ı Esrar

PDF E kitap / E kitap indir / Oku

 

Ahmet Ümit Kitapları – Bab-ı Esrar‘dan bir bölüm oku

Birinci katın düğmesine basarken açıkladı.
“Biz de aynı kattayız.”
Nedense sesi biraz utangaç çıkmıştı. Yeniden bebeğe bakarak Sordum:
“Çok güzel bir bebek? Kız mı?”
Gülümsedi genç baba.
“Yok” dedi övüngen bir sesle.
“Erkek.”
“Adı ne?”
“Celaleddin.”
“Mevlânâ Hazretleri’ninki gibi” diye açıkladı genç kadın.
“Mu hammed Celaleddin.”
ilgilenmem hoşlarına gitmişti. Bebeği görmem için iyice benden yana döndüren genç adam sevgiyle
oğluna bakarak mırıldandı.
“Bir adı daha var.”
Yoksa Şems mi diye geçirdim içimden ama,
“Ali” dedi genç baba. “Hazreti Muhammed’in damadı
Hazreti Ali gibi.”
“Kaç aylık.”
“Sekiz ayını dolduracak iki gün sonra.”
“Umarım, mutlu bir hayatı olur.”
“Sağ olun” dedi genç anne. “Sizin var mı?” Ne diyeceğimi bilemedim. Sorusunu anlamadığımı
sandı.
“Çocuğunuz diyorum…”
“Henüz yok.”
Galiba sesim biraz buruk çıkmıştı.
“Üzülmeyin, daha gençsiniz sizin de olur.”
Başka koşullarda hiç tanımadığım biri bana bunu söylese çok kızardım ama genç kadın o kadar iyi
niyetliydi ki doğal karşıladım. Üç gün Konya’da kalınca Türkleşmeye
başlamıştım galiba.
“Teşekkür ederim.”
Genç çiftin küçük oğluna bakarken, bizim bebeğimizin sekiz aylıkken neye benzeyeceğini gözümün
önüne
getirmeye çalıştım; kaşı gözü, boyu posu, elleri, ayaklan acaba nasıl olacaktı? Hiçbir şey
canlanmadı kafamda. Ne kadar tuhaftı; içimde her an, her dakika büyüyen bir bebek vardı, ama ben
onun nasıl bir varlık olacağını hayal bile edemiyordum. Asansörden birlikte indik. Odam onlardan
önceydi.

“N’olur dikkat et. Zaten gelir gelmez de aldıracağız bebeği. Böylece bu sorunlardan tümüyle
kurtulacaksın.”
Ne diyeceğimi bilemedim, sessizlik uzayınca,
“Karen orada mısın?”
“Buradayım.”
“Neden cevap vermiyorsun?”
Yine ne diyeceğimi bilemedim.
“Karen, sen iyi misin?”
“iyiyim, iyiyim, yolladığın mesajını alınca daha iyi oldum.”
“Güzel şiir değil nü? Ne kadar büyük bir aşk!” Sesi hayranlık içinde yüzüyordu. “Yalnız
anlayamadığım bir şey var. Şems er
kekmiş, Rumi bütün o aşk şiirlerini bir erkeğe mi yazmış?”
“Senin okuduklarını ona yazmış.”
“Yani bunlar…”
“Sandığın gibi değil” diye ağzında koydum sözünü.
“Mistik bir bağlılık. Hıristiyanlıktaki azizlerin birbirine duyduğu sevgi gibi bir şey…”
“Hıristiyanlıkta birbirine böyle şiirler yazan azizler olduğunu hiç duymadım.”
Ben de duymamıştım, sadece açıklayıcı olur diye o örneği vermiştim ama olmamıştı. “Tanrı sevgisi
diye düşün. Tanrı’yı, onun yarattığı birinde görmek gibi bir şey… Bir tür sır…”
“Ne sırrı?” diye sordu merakla.
“Hayatın anlamına dair bir sır. insan ile Tanrı arasındaki gizem…”
Anlatamamıştım farkındaydım, çünkü Mevlânâ ile Şems’in arasındaki bağın ne olduğunu ben de
tam olarak bilmiyordum. Şems hakikate ulaşmaktan bahsediyordu, babam Tanrı aşkı derdi, İzzet
Efendi, bütün kulaklardan gizli bir sırdan söz ediyordu. Ama ne demek istiyorlardı
bilmiyordum.
“Neyse” diye kestirip attım. “Gidiyor musunuz annemle yemeğe?”
“Gidiyoruz, bu sabah telefonla konuştuk. Sesi gayet iyi geliyordu. Öğleden sonra, Trafalgar
Meydanı’ndaki, barış
yürüyüşüne katılacakmış. Eğer polis içeri atmazsa, akşam beni evden alabilirsin, dedi.”
“Çılgın kadın” diye söylendim endişeyle. “Başını belaya sokma-sa bari.”
“Ona hiçbir şey olmaz tatlım. O kadar gösterilere katıldı, bir kez polise yakalandığını gördün mü? ”
Haklıydı, annem kadar uyanık bir kadın görmemiştim; eşcinsel haklarından, sokak kedilerini
savunmaya, Yağmur Ormanlan’nı korumaktan, Müslümanların aşağılanmasına karşı çıkan eylemlere
kadar aklınıza gelebilecek ne kadar protesto yürüyüşü varsa, hemen hemen tümüne katılmış
olmasına rağmen, sadece bir kez gözaltına alınmıştı. O da otuz yıl önce bir barda herkesin gözü
önünde marihuana içerken. Yine de belli olmazdı, artık genç değildi.
“Ne olur ona göz kulak ol Nigel” diye yalvardım.
“Matthew’ün ölümünden beri fazla hassas. Yanlış bir şeyler yapmasından, ken-dine zarar
vermesinden korkuyorum.”

Ahmet Ümit‘in  Babı Esrar adlı e-kitap dosyasını,  PDF formatında indirerek okuyabilirsiniz.


Ahmet Ümit Foto ve Görselleri:


Başka sitelerdeki gibi, aslında reklam sayfasına giden sahte linklerle ya da

“PDF indir” yazan ama hiçbir link vermeyen sitelerle uğraşmak istemiyorsanız,

ekitabı bizden indirin.

İndireceğiniz e kitabın kalitesini yukarıdaki örnek sayfalardan  kontrol edebilirsiniz.

(Link ve açıklama sayfanın en altındadır)


İndirme linkleri:

Not:
  • Android tabanlı telefon ve tabletlerde .rar dosyasını açmak için ES File Explorer vb. bir app. indirip kurmanız gerekir.
  • Daha sonra Epub Reader yada PDF Reader benzeri bir app. ile Epub yada PDF formatındaki ekitabı okuyabilirsiniz.

Babı Esrar PDF dosyasını internet tarayıcınızdan direkt okumak için :


 


Ahmet Ümit Bab-ı Esrar ekitabının PDF + EPUB Rar Paketi linkleri:





NOT:

Google Drive, mail.ru ve Yandex Disk linklerine tıkladıktan sonra 5 sn bekleyip “Reklamı Geç“e tıklayınız.


Konuştuğum yetmezmiş gibi bir de önerdikleri kitapları okuyordum. Aklımı başıma toplamalıydım, ne bu yüzük kanıyor, ne de Şems
benden yardım istiyordu, bunların hepsi halisünasyondu, hepsi karabasan. Elimdeki yüzüğü yeniden
çantama koydum, masanın üzerindeki kitabı da komodinin çekmecesine tıktım, işte hepsi bu
kadardı. Aklımı abuk sabuk konulara yoracağıma, Yakut Otel soruşturmasını düşünmeliydim. Oh,
şimdi daha iyi hissediyordum. Hayır, kendimi kandırmıyordum, gerçekten rahatlamıştım.
Yemeğimin başına oturdum, iştahım hâlâ yerine gelmemiş olsa da tepsidekileri inatla son kırıntısına
kadar bitirdim.
Artık Simon’a gelişmelerle hakkında bilgi verebilir, pasaportumla ilgili neler yaptığını
öğrenebilirdim. Ama bilgisayarı açıp ona bilgi gönderecek enerjiyi kendimde bulamıyordum.
Yemekten sonra bir ağırlık çökmüştü üstüme, yorgunluğum iyice açığa çıkmıştı. Daha kolay bir yol
seçtim; telefonla aradım, hayret ka-palıydı. Ne olmuşu acaba? Tam bir işkolik olan Simo n’ın
telofonu yedi gün yirmi dört saati arık olurdu. Yapacak bir şey yoktu yarın konuşacaktık demek ki.
Kalktım banyoya girdim, yıkandım, dişlerimi fırçaladım. Artık kendimi uykunun huzurlu kollarına
bırakabilirdim. Odanın lambalarını kapattım. Yatağa giderken aynanın içinde yanıp sönen bir ışık
çarptı gözüme. Çok parlak değil, ama inatçı, sarı bir ışık. Nereden geliyordu bu ışık böyle? Bir
lambayı açık mı bırakmıştım. Arkaya baktım, hayır bütün lambalar kapalıydı. Aynanın bulunduğu
yer nedeniyle dışarıdan bir ışık yansıması da mümkün değildi. Yeniden aynaya döndüm.
O anda kendimi, içeride yanan kandillerin titrek aydınlığını
dışarı yansıtan ahşap bir pencerenin önünde buldum. Yine o bahçede. Yine o iki katlı kerpiç ev, o
çinili havuz, o uzun boylu kavak ağaçları, parlak dolunay… Yakınımda, çok yakınımda birinin nefes
aldığını hissettim; döndüm, bakındım. Yanılmamıştım, bir kalbin heyecanla, korkuyla çarptığını
işittim. Daha önce gördüğüm bir rüyayı yeniden yaşar gibiydim.
Hayır, bu farklıydı; bütün aklımı ele geçiren habis bir duyguyla titriyordu bedenim. Öfkeyle
birilerini arıyordum. Buralarda bir yerlerde olmalılardı. Birbirine karışan nefeslerini hissediyordum,
fısıltıları kulaklarıma kadar geliyordu. Uzakta olamazlardı. Arkadaki devasa ceviz ağacına baktım.
Cevizin dalları öyle kalın ve çatallı, yaprakları öyle büyük ve sık, gölgesi öyle koyu ve derindi ki
dolunayın ışığı gibi bakışlarımı da engelledi, ağacın altını
göremedim. Ama görmesem de biliyordum, aradıklarım o karanlığın içindeydi. Umudu kırılmış bir
çocuk, incinmiş bir gönül, hayal kırıklığına uğramış bir candım ki, bildiğim, kutsal saydığım her
şeyi unutmuş, tepeden tırnağa nefrete dönüşmüştüm.
Gözlerimi kıstım, aradıklarımı görmeye çalıştım. Boşuna, o yapış yapış koyu gölge izin vermiyordu
bana. Ayaklarım kendiliğinden sürükleyip götürdü beni cevizin gölgesine. Yaprakların nemli
serinliği yüzüme çarparken gördüm onları. İçice geçmişlerdi; iki genç insan tek bir akıl, tek bir
yürek, tek bir beden olmuştu. Durdum. Utancım engel oldu adımlarıma. Karanlıkta bir gölge, bir
siluet olarak beliren görüntülerine baktım bir süre. Öyle sarılmışlardı ki birbirlerine ne beni, ne bu
aydınlık geceyi, ne de onları
gizleyen ceviz ağacını görecek halleri vardı. Ama bütün bu gizli beraberliğin, bu kaçak sevişmenin,
bu yasak aşkın, bakanı cezbeden tuhaf bir güzelliği de yok değildi. Kıskançlığımdan,
zavallılığımdan, aldatılmışlığımdan sıyrılıp baktığımda doğal bir bütün-lük gibi duruyordu iki
gencin, tekleşmiş bedeni. “Çek git,” dedi içimden bir ses. “Onları görmemiş varsay. Olmamış
varsay bu olanları. Onlar daha çok genç, bedenlerinin güzelliği başlarını döndürmüş, kalplerindeki
ateş sarhoş etmiş akıllarını. Bırak böyle kalsınlar. Bırak işledikleri günah, versin onların cezalarını.